.

22/8/2006 - aşk ölümsüz müüü?

Güller döküyorsun yollarıma
her gece bir başka güzellik
kah deniz kıyısında martıyım
kah uzak yol başlarında baykuş
illa ki bir yanım olmazların da
sensizliğinde eksik hayat
yollarımın önü ardı yokuş
sevda acıyla karışıyor neylersin
gözlerimizde yaş zamanlı zamansız

ne vakit yıkılmak kelimesi düşse
lügatim parçalanıyor
dilimde aşkın anlamını ayrılık
sevdanınkini ise boşluklar dolduruyor
senin bulutlarından düşerek
yerlerde sürünüyorum hayret
aşk havadan sudan ağırmış
sensizliğe susuyorum zamanla
tek söylemek istediğim bu

korkuların faydasız anlasana
aşk gidiyorum demekle bitmiyor
gözlerim ruhumun sana olan akışını
imkansız zamanlarımızda bile
saklayamıyor baharım
bir faytona binmelisin yaz gecesi
leylaklarla bezenmiş yollardan
yalnız başına geçmelisin
hasret delirircesine gelmeli üzerine

o zaman anlayacaksın ölmenin bile
aşkı öldüremeyeceğini

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/7/2006 - sabah

Sabahın ilk ışıkları
Ruhumuzu alıp
Götürüyorken uzaklara
İçimize sinmiş
Sevda kokularında
Bilemediğimiz
Korkularımızla
Yüreğimizin aşka dair
Yalnızlıklarını
Sarıp sarmalarken
Üşüme telaşında göz yaşlarımız
Dudaklarımızı öper
Çırpınıp duruyorken
Orta yerinde
İçine düştüğümüz kuyuların
Ne kervanlar geçer
Uzaklarımızdan artık beklemek boşa
Çok zamandır yoldan çıktık
Kırk harami
Kırkıda birden seslendi
Açıl susam açıl
Çarptı yüzümüze
Bütün açılmış kapılarını
Eskimiş bir şehrin delisi
Ben ali baba olsam
Yinede açılmaz aşkın kapısı
Helal olsun doğrusu
Unutturdun ya
Gönlümüzde bütün masalları
Yıktın perdeyi eyledin viran

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

10/7/2006 - AN

Bir afete teslimdir duygular
Yıkıntılar arasında yaralanır
Yaşanan anlar, yaşanamayanlar
İstersin kalksın ve nefes alsın
Ve sustursun acının çığlığını
Baksın… ta gözlerinin içine
Ölmedim, hala varım
Desin… sen sağ kaldıkça, ben de yaşarım
Lal değer geçer diline
Sanırsın yaralandı, dökülen kandır
Sırdır suya edilen dua
Umduğun şey belki de hayaldir.
Bekli de sevda dediğin şey, sadece bir An’dır

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/6/2006 - GELEN SEN OLMALISIN

Aylardan ekim
Öyle ki önce kar yağsın istiyorum
Bembeyaz olmalı heryer
Kış bir hızla geçivermeli
Kapı çalsın istiyorum
gelen mektubun olmalı

Sonra güneş açmalı
Çicek doğmalı bahçede
Yaz bir hızla geçi vermeli
Kapı çalsın istiyorum
Gelen sen olmalısın
"

Yorum (5) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

21/6/2006 - DÜZEN

Gökyüzünde parlayan yıldızlar gibi,
Coşkuyla okula koşan çocuklar gibi,
Aniden gülümseyen yüzler gibi,
Haydi gel düzen,durdur bizi.

El ele tutuşmuş insanlar gibi,
Heyecandan uykusuz geçen geceler gibi,
Coşkuyla söylenen marşlar gibi,
Haydi gel düzen durdur bizi.

Anneyi,babayı özlemek gibi,
En yakın dostuna elveda gibi,
Öksüz bir çocuğa merhamet gibi,
Haydi gel düzen durdur bizi.

İki tip insan var Dünya’da
Biri uyan düzene,
Diğeri uyduran düzeni kendine.
Biri kendini cılız gören,
Çoğunluk ne derse doğrudur diyen,
Balinaya yem olmayı bekleyen
Küçük bir balık denizdeki
Yüzer dalganın sürüklediği yere
Daha hiç sormadı balinaya
Niye kendini yediğini
Balina kraldı,o da kralın yemeği
Balina güçtü,o da gücün köpeği
Balina yemeliydi onu
Yutmalıydı onun küçük bedenini
En son kimi yutarsa oydu onların baş köpeği
Oydu toplumun saygın kişisi
Balina yutacaktı bütün bedenleri
Yutacaktı onursuz esirlerini
Düzen uymuyorsa eğer sana
Değiştirmeliydi düzeni
Değiştirmeliydi artık rolleri
Birkaç balık istemiyordu şimdi
İstemiyordu olmayı balinanın köpeği.

Uymuyordu bu düzen kimilerine
İstemiyorlardı sonu belli olan hayatı
Duyuyordu kalpleri dostların çığlığını
Balina dalgalarıyla geliyordu yine
Geliyordu onların üzerine
Kaçmasın diye bağırdılar ise de
Çoğunluk kaçıyordu yine
Dalgalarla gidiyorlardı ama nereye?
Umutsuzluğun denizine,çaresizliğin limanına

Hayır kaçmayacaklardı bazıları
Bırakmayacaklardı kendilerini dalgaya
Gelsin balina,gelsin üzerlerine
Haydi şimdi yutsun onları
Diğerlerini de birazdan yutacağı gibi
Ancak bu lokma takıldı boğazına
Binlercesini yutan bu boğaz şimdi aciz
Boğuldu balina
Boğuldu kendi dalgaları içinde
Kimsesiz enginlikte,ağıtların içinde
Öldürdükleri arkasından
Bir damla gözyaşı ile…

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

20/6/2006 - DÖNÜŞ İMKANSIZ

Unuttuğu için mi delirir insan, unutamadığı için mi? Bir daha asla geri dönemeyeceğiz; bir daha asla cennet bahçesine dönemeyeceğiz, masumiyete dönemeyeceğiz, Auschwitz öncesine, Hiroşima öncesine dönmeyeceğiz,Vietnam öncesine, Cezayir, Filistin, Irak öncesine dönemeyeceğiz...

Maraş öncesine, 1 Mayıs '77 öncesine, 12 Eylül öncesine, Sivas öncesine, "hayata dönüş operasyonu" öncesine dönmeyeceğiz!

Hepimize dışkı yedirilmemiş gibi, makadımıza cop sokulmamış gibi, kolumuzu iş makinesi koparmamış gibi yapamayız; kurşuna dizilmemişiz gibi, işkence görmemişiz gibi, gece baskınlarında götürülmüş ve bir daha geri dönmemişiz gibi yapamayız.

Çocukluğumuza tecavüz edilmemiş gibi, aşklarımız ve inançlarımız elimizden sökülüp alınmamış gibi, töre cinayetlerinde öldürülmemiş, bilmem kaç kez çığlık çığlığa uyanmamışız gibi duvara...unutamayız...televizyon karşısına geçip, sersem sersem gülüp oynayanları aynı şevk ve heyecanla seyredemeyiz hiçbir şey olmamış gibi...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/6/2006 - yokum

Geceyi siyaha boyayan hüznüm olmalı.

Tanıdık bir yalnızlıkla başbaşa değilim bu gece. Birşeyler yapmam lazım. Düşüncelerimin her kelimesi yorğun hüzün. Sığmıyor artık içime bu çığlık. Artık birşeyler yapmam lazım.

Uzun zaman oldu kimselerden birşeyler istemeyeli. Bu yüzden çekiniyorum belki de saate vakit sormayı. Saat kaç sahi? Kaç zamandır dikilip kalmışım bu tenha balkonda? Dokunsam kırılır mı az ötede asılı kalmış yarım ay?


Kimsenin olmadığı, kimselerin sabahın bekaretinde göz koymadığı bir vakitte uyandım bugün.

Gece yatarken ne kadar yalnızsam,sabah kalktığımda da o kadar parçalanmış hisettim kendimi. Evden çıkışım, balıkçı teknelerinin yanından geçerken çaldığım ıslık, şehrin en köhne sabahçı kahvesinde içtiğim çay, martılara okuduğum birkaç satırlık kafiyesiz şiir; sabahımın özeti. Bulunduğum yerde bulunamamaktan muzdaribim. Kendimi bulamıyorum buralarda. Kalkarken kurduğum düşlerimin, yatarken kurduğum planlarımın her seferinde yerle bir olması, attığım her adımın geride bıraktığı mesnetsiz menkıbeler yoruyor beni. Kan revan içinde doğuruyor beni her sabah.

Zaman burada da ilerliyor geride bıraktıklarına aldırış etmeden. Sabah bitiyor usul usul. Erken uyanmışlığın verdiği bedenimdeki mağrurluk, bu sevmediğim temmuzun öğlesinde güneşe inat daha da kibirleniyor. Çılgınlar gibi bir yerlerden akıp gelen bu adem seli, gecenin mahmurluğundan kurtulup sokağa atıyor kendini. Ellerinde çok sevdikleri güneşten korunmak için taşıdıkları şemsiyeler, üzerlerinde bir acayip esvap, ayaklarında ojeli parmaklarını açıkta bırakan rengaren terlikler. Ne kadar az giyseler o kadar dik yürüyor ve o kadar samimiyetsizleşiyor tebesümleri. Kapanıyorum kendime, kapatıyorum kendimi.

Lokantalarda telaş, çay bahçelerinde tedirginlik var. Yaza duydukları minnet her fırsatta dile getirilmekte. İnsana minnet yok oysa.

Her gelene biraz daha fazla hesap çıkarma heveslerinin adı esnaflık oluyor. İşyerlerine ayak basan herkesin bir ederi var. Bu ederi yedikleri ve içtikleri belirliyor.

Bütün herkeste huzur ağacı mevcut. Kızlar açıkta bıraktıkları göbekleri, giymedikleri etekleriyle, erkeklerse kafasız başlarına sürdükleri jöleleleri ve yırtık kotlarıyla bu ağacı besliyorlar ve çok huzurlular. Dert yok burada. Küçücük caddesinde her akşam defalarca atılan voltaların mahpus damında atılan voltalardan farklı olduğunu düşünemeyen bir "sürü" var.

Mahpustan farklı olmadığını bilmiyor oldukları yerin. Onlar damın zorba duvarlarını aşamıyor,  mekânım, hiç bir akşam o dar cadde olmadı.

Burada yaşadığım her sabah, her öğle ve her akşam tuhaf sınıfına sokuyor beni.  Bu sınıf ruhumu temizliyor.

Saat kaç oldu sahi? Sokaklar artık bomboş. Köpek sesleri bozuyor tüm sessizliği. Balkonda bir çift göz kendini arıyor. Kendimi hissetmiyorum.

Bu gece yokum ben.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

19/6/2006 - ÇOCUK OLMAK

Hatırı sayılır yaralarla boyverip hoyratça işgal edilmiş ruhlarımızla ayinler yapıyoruz sürgünde. Çocuklarız biz; üçünde,beşinde,on beşinde. Her yatışımızda başka parmaklar dokunuyor bize, başka gözlerin soğukluğu büyütüyor suskunluğumuzu. Tövbelerimizi ve ihanetlerimizi biriktiriyoruz tüm iyiliklere inat. Bir keman daha burkuluyor her doğan gün içimizde. Çocuklarız biz; birinde, yedisinde, on yedisinde.

Adım yok; isimsizim. Ne zaman doğmuşum, nasıl bağırmışım kıçıma vurulunca bilmiyorum. Bir annenin okyanusu andıran merhametinin kokusunu hiç tatmadım. Göğüs uçlarından damlayan sütün damağımdan eksikliğinden olsa gerek başka gözlerin acıyacağı kadar çelimsizim.



Çelimin ancak yetimliğin yükünü sırtlamaya yarıyor. Tıfıl kollarımızı kör kuyulara savururken hiç sormamışlar bize. Bir anlık zevkle başlayan bela çemberine atılırken masal çocukları adı vermişler tek tek, hepimize.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/6/2006 - SON VAPUR

Ne zaman başımı yastığa koysam, beni uykunun sularında gezdirecek olan tekne paramparça olurdu. Sanki kardeş olmuştum o tuhaf korkuyla. İzini kaybetmeyen bir avcı gibi geceyi bekler, onca çelik çomak oynamış, onca bilye yuvarlamış, onca koşmuş yorgun çocuk bedenimi, gecenin mışıltıya açılan kapısında kıstırıverirdi. Sakın yanlış anlamayın, ben öyle cinlere perilere pabuç bırakacak kadar mülayim bir çocuk değildim.



Yağmur damlası cama vurunca hakafanlar basan mıymıntı bir uyruğumda yoktu. Derindi benim korkum. Kıyametle ilgiliydi: Eğer ben yaşarken kıyamet koparsa, her şeyi göreyim diye sona bırakılmaktan korkardım; böyle bir tanıklık için seçilen talihsizin ben olmasından. Düşünün bir kere; yer yırtılırken, kayalar parçalanırken, sular homurdanırken ve cümle alem ölüme gark olurken; ben, çaresizlik içinde dünyanın göçünü seyrediyorum. Her şeyin terk ettiği yerkürede, son nefes alan, son soluk veren ben oluyorum. Ve bütün ölümleri gördükten sonra, başlıyorum kendi ölümümü beklemeye...

***

Neyse ki sağ salim gençlik günlerime vardım. Ama çocukken yaşadığım o korkunun yalnızca bana ait olmadığını, adeta insanlığın kolektif hafızasına kazındığını anladım. Bütün insanlar ilk olmaktan ve sona kalmaktan korkuyorlardı. İlk olmak korkusu, ilk insanla savuşturulmuştu belki, ama geriye sanki bir ceza gibi, “sona kalmak korkusu” bırakılmıştı. Bu korku her yerde ve her zaman kol geziyordu. Yangın çıkan evlerin camlarından sarkmış, kurtarılmak için bekleşenlerin içinde, en az yangın kadar yakıcı olan bu korkuydu. Depremde harabeye dönen bir meskenin yıkıntıları arasında, inleyerek yardım dilenen bu korkuydu. Onca yaralının arasında, doktorun ilkin kendi yanına gelmesini isteyen de bu korkuydu: Herkes kurtarılırken “sona kalmak” korkusu. “Sona kalmak”, ölümle komşu olmak demekti ve kimse bu dehşetengiz komşuluğa razı olmuyordu. Açlar bunun için ekmeğe hücum ediyor, hırsızlar bundan dolayı ellerini çabuk tutuyorlardı. “Sona kalmak” kaybetmenin bir zakkum gibi göğse oturduğu yerdi. Orada hayat, eline geçirdiği talihsizden rövanşı almak için, elini yavaş tutup duruyordu. Ancak insanlar arasından pek azı, artık bu korkuya aldırış etmeden yaşayabiliyorlardı. Hayatın, hesaplarını kesmek için sürekli sona bıraktığı, ama öldürmek için de pek heveskar olmadığı o talihli kullarla, gecenin son vapurunda tanış oldum...

***

İskelede, kaptanı yolcularından da yorgun bir vapur, büyük bir bıkkınlıkla gecenin cürümlülerini bekliyordu. Şefkat perdesinin çekilip, sahnenin boşaldığı bir vakitte, tesadüfen tiyatroya katılmış ve oyunun ortasında uykuya dalmış bir avuç insan, belli belirsiz adımlarla gelip vapurdaki yerlerini alırlardı. Herkes kimin nerede oturduğunu, kimin hangi tarafa dalarak bakacağını, kimin kendi kendine konuşacağını, kimin tam kız kulesinin yanından geçerken bir ismi dişlerinin arasında fısıldayarak hayıflanacağını ezbere bilirdi. Öylesine derin bir sükunetle oturulur, sigaralar öylesine derin çekilirdi ki, vapur birazdan batmaya başlasa, kimse yerinden kıpırdamaz, yanıbaşlarında duran can kurtaran yeleklerine ellerini bile uzatmazlardı. Onlar için karşı kıyıya geçmekle, denizin karanlık sularına karışmak arasında hiçbir fark yoktu. Nereden geldikleri kadar, ne yöne gidecekleri de mühim değildi. Herhangi bir yerden gelmişlerdi ve yine herhangi bir yere gitmeye razıydılar. Mühim olan, sükunetle battıkları kendi içlerinden, onları kimsenin çıkarmamasıydı. Orada, bütün sonlara rıza gösteren, artık hayata kafa tutmaktan vazgeçmiş, kendi ölümleriyle konuşurlardı. Vapurun yan tarafı, iskelenin beygir bozuntusu lastiklerine çarptığında, sanki bir münasebetsizlik olmuş gibi yerlerinden doğrulur, her gün indikleri ama hala yabancısı oldukları karşı kıyının karanlığı arasında kayıplara karışırlardı...

***

O zaman anladım ki, iki kıyı arasından bir tercihi bulunmayanların, ne önce gitmek ne de sona kalmak gibi bir dertleri yoktu. Erbaine girmek için bile kendilerine tenha bir yer bulamamış, bu yüzden hayatın ortasında erbaine girmek zorunda bırakılmış, ama kırkıncı günleri hiç dolmayan ölücanlar kabilesine benziyorlardı.
Yarin dünyanın burçlarına güneş doğduğunda, yani biz baykuşların meydanları doldurmaya başladığı vakitte, onların kapı dışarı ettikleri “sona kalmak” korkusu, yeniden gelip bizim kalbimize tebelleş olacaktı. Ve biz “bu soylu yarışta” sona kalmamak için, bir başkasını kendi sonuna terk edecektik. Öyle de oldu...

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

18/6/2006 - .....


Bir palmiye gibi uzak, müziğinden senin
Geçen kışı bahçede geçirdim

Çevre çitin üzerinde yağmur
Gizler bahçeleri, soğutur



Kimsesiz miydim, hiç değil
Pencereler yanar durur, söner durur


Payınca kederli, yeterince mağrur
Başka dilden bir şeydi ama içimde hayat,
Art arda devrilen ufka bu körpe
Tepelerden ağrı dalgaların önünde
-Ona ondan da tenha, ondan da elgin
Üstünde, kolları ıssız sahilin-
Bir kaybolmuş enik, bir susmuş sema
Bir ücra gömüydü dilim benim


Uğultuyla ki yanıma salınarak
Diyordum ki kök salmış rüzgârda, uzak
Bir palmiye gibi müziğinden,
Yamaçlardan inen sûkût içinde
Bir şey söylenmiş idiyse
Benim, söylenen



Çitlerde yükselen şu kokulu
Sarmaşıklardan gülden işittim bunu:
Seninle sana içinde dilsiz
Dolaşacağın defterleri de gönderiyorum,
Gecede parlar, günde nemli
Kayadan ve yosundan ayırıyorum seni


Durup dinledim, kokladım takat ile
Ciğerlerime doldurdum Yaban'ın sesini;
Telafi ise telafi, istila ise istila
Görgü ise evet kör görgü için
Baktım, otun çiçeğin çitlerden öte
Gözlerinin ta içlerine


Ah! Ürpersem ne ürpermesem ne
Bildim, gene de bilmenin
Duydum fakat nedir, duymanın tesellisi



Tıkalı kulak, yakarışlarla açılır
Sızılarla nice kılcal kanal,
Ve orda olmayan kim bilir
Bir ana damar belirir

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

.

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

<bgsound src ="http://gload.de/files/efe60105226c1896536683446.mp3"> { Sağ tuş kısıtlama kodu: